KARADENİZ'E SEYAHAT
İstanbul’dan çıktık yola, kıvrım kıvrım döne dolaşa, dere tepe aşıp Doğu Karadeniz
kıyılarına vardık. Bir tarafta uçsuz bucaksız adı Kara ama bir o kadar da Deli Mavi deniz,
bir tarafta ise bağrını ortadan bölen çağlayanlarla ve derelerle süslenmiş ve el
değmemiş yeşilin her tonunu içinde barındıran orman, ciğerlerimizi ve gözümüzü doyuruyor.
Neredeyse fazla Oksijen’ den zehirlenecektik. Gözümüz ve ruhumuz yeşile, gürül gürül akan suya doyar.
Buz gibi akan dereden elimizi yüzümüzü yıkayarak zindeliğin doruklarına ulaştık.
Suyu kana kana kaynağın başladığı yerden içtik. Tadı ve buz gibi serinleten his
İstanbul’da bulamayacağımız ilk güzel şeydi bizim için.
Gezimizin ilk durağı Samsun oldu. Atatürk’ün ayak bastığı Samsun’u sabahın ilk ışığında
tepeden seyrettik. İnanılmaz güzel fotoğraflar çektik.
Çarşamba, Ünye, Terme üzerinden Ordu’ya geldik. Konak ve müze gezisinden sonra 475 metre
yükseklikteki Boz tepe’den kuşbakışı seyrettik Karadeniz’i. Fındık bahçelerini gezdik.
Henüz vakti olmadığı için toplayanları göremedik. Ama dalından birkaç tane toplayıp tam
olmamış olsalar bile taze fındık yedik. Gezimizin ilk günü olduğundan bayağı yorulmuştuk.
Ve otelin Yolunu tuttuk.
Sabah kahvaltıdan sonra yola koyulduk. Bizi uzun ve tarifsiz güzel yorucu bir yol bekliyordu.
Giresun kalesini gezip fotoğraf çektikten sonra dünyaca tanınan fındık bahçelerini gezdik.
Öğleden sonra Topal Osman anıtına tırmanıp tarihi geçmişini dinledik rehberimizden.
Giresun İçin çok faydalı bir insanmış. Dört taraftan Giresun’u seyrettik.
Giresun adeta ayaklarımızın altındaydı. Dilek çeşmesinden su içip yola koyulduk.
Tirebolu üzerinden Trabzon’a ulaştık. Tarih kokan Ayasofya Kilisesi’ni hayretler içinde gezdik Freskler’i ve yapılış öyküsünü rehberimizden dinledik. Hayretler içinde diyorum çünkü insanlığa sığmayan tahrifatlar yapılarak adeta kökünü kazımışlar fresklerin. Tarihimiz yok olmuş. Çok utandık Japon turistler’den. Bu tahrifatı nasıl anlattı bilmiyoruz rehberleri. Ama kısık gözlerle bizlere bakıyorlardı şaşkın. Gözlerimiz yaşardı bu manzara karşısında. Kim yapabilirdi bu insafsızlığı bulamadık. Herhalde bizler gibi tarihini düşünmeyen cahillerdir. Trabzon’a gelip de Atatürk’ün o muhteşem Köşk’ ünü görmeden edemezdik. Köşk orman arasında gizlenmiş Tüm görkemiyle ve mağrur Karadeniz’e bakıyordu. Atatürk’ün yaşamının bir kısmını geçirdiği yerde, tarihi kararların alındığı, ve hatta vasiyetini yazdığı Mekanda dolaşmak, çalışma masasına dokunmak, uzanıp ta gazete okuduğu sedire bakmak İçimizi bir garip duyguyla doldurdu. Milli duygularımız şaha kalkarak özlem duyduk. Ruhen üzgün, bir o kadar da gizemli bir haz duyduk. Deniz seviyesinden 1600 metre yükseklikteki Karadağ yamaçlarına kurulmuş Sümela Manastırı’na
arzu eden 45 dakika yaya patikadan arzu edenlerse minibüslerle tırmandı. İnanılmaz 72 adet oda
adeta dağın içine oyulup yerleştirilmiş. Orman sarıp koynuna almış Görkemli yapıyı.
Kaçkarlar’n doyulmaz manzarası bizi büyüledi. Ve 12 ay erimeyen buzullarda yürüdük.
Tarihi taş köprüden geçtik. Geceyi otelimizde geçirdik.
Sabahleyin Fırtına dere’ sini geçerek Çamlı Hemşin’ e ulaştıktan sonra otobüsten inip yolumuza
minibüslerle devam ettik. 320 metre yükseklikteki tarihi Zil Kalesi’ ne çıktık.
Rehberimizden kaleden yapılan haberleşme tekniğini dinlerken ne tarafı seyredeceğimizi şaşırdık.
Ormanın sıklığından göremediğimiz dere sesini epeyce araştırdık. Ama göremedik.
Of üzerinden Çaykara’ ya vardık Minibüslerle Solaklı Irmağı kaynağındaki deniz seviyesinden
1650 metre yükseklikteki Uzun Göl’ e ilk önce tepeden baktık. Kalbimiz duracaktı manzaranın
güzelliği karşısında. Hani yeni doğmuş bir bebeği öpüp koklamak istersinde zarar veririm
korkusuyla yavaşça okşarsın ya sadece aynen öyle bir duyguyla gölün yamacına doğru indik.
Dilimiz tutulmuştu sanki. O kadar güzeldi ki anlatılmaz ancak görülebilir. Gerçi fotoğrafını
çektik ama mümkün değil hiçbir resim resmedemez bu güzelliği. Gölün etrafında ahşap çay bahçeleri,
için de yüzen ördekler ve havası muhteşemdi. Gürültülü akan derenin yanında kurulu lokantada taze
alabalık yedik. Deli akan derede yüzen çocukları seyrettik. Bir taraftan da tulum dinleyip
oynayanları seyrettik.
Otelimize döndük. Sabah kahvaltıdan sonra daha görülecek güzellikler olduğu için sonra yaylalara
doğru yol aldık. Zirvelere nefes nefese tırmandık. 1200 metre yükseklikteki Ayder yaylasında
ahşap evleri gezip fotoğraf çekmemek olur mu. Öğlen saatlerinde karnımız kurt gibi acıkmıştı.
Yöresel yemekleri yiyeceğimiz lokantada bizi folklorik kıyafetlerle karşıladılar.
Mısır unuyla yapılan mıhlama yiyip buz gibi yayık ayranımızı içtikten sonra tulum
çalarak horon oynayan personele karışıp bizlerde bildiğimiz kadarıyla horon teptik.
Kavron yaylasına geçtik. Buzlardan köprü olmuş dereler aştık. Yaylanın tepesinden kuş
bakışı gördüğümüz ama sesi sanki yanımızda çağlayan dereye ulaşmak için az çaba harcamadık.
buz gibi suyundan içip elimizi yüzümüzü yıkadığımızda tüm yorgunluğumuz gidiverdi.
Derenin etrafı renk renk çiçeklerle bezenmişti. Kayaların üzerine oturup ayaklarımızı
soğuk suya soktuk. Hatta cesaretli olanlar yüzmeye bile çalıştılar. Elbette ki ben denemedim bile.
Geri dönüşümüz daha bir zordu yokuş yukarı
tırmanıp minibüslerimize binip otelimize döndük.
Sabah bir güzel dinlenmiş olarak kalktık. Kahvaltıdan sonra otobüslerimizle sel felaketi
geçiren çay üreten güzel Rize’ye doğru yola çıktık (ben kendim Rize’ li olduğumdan mıdır n
edir çok heyecanlıydım.). Rize’ de ilk iş olarak çay fabrikası gezdik. Zor şartlarda çalışan
işçiler çayın safhalarını anlattı. Soldurma, kurutma, kıvırma, kalite ayrımı ve paketleme çok
ilginç bir tecrübeydi bizim için. Rize bezi dokunan atölyeleri gezdik. Birkaç parça da aldık
hani anı olsun diye. Çay bahçelerine gidip çay toplayan kızlarla söyleşip biz de toplamaya
çalıştık acemice. Aman Yarabbi ne zor şeymiş çay toplamak, belimiz ağırdı. Sanki kolay ne
var ki şu dünyada
Hamsi köye gittik. Hamsi köy dedikse öyle denize nazır bir köy değil. Dağın eteklerine kurulmuş
ormanın içine gizlenmiş bir köy. Görmeye değer. Meşhur Hamsi köy sütlacı yemeden olur mu hiç.
Tarihi ipek yol geçtiği zamanlarda gelip geçene sütlaç ikram ettiklerinden dünyaca tanınırmış
bir zamanlar. Otelimiz Çayeli’ndeydi ve istikamet Çayeli. Dinlendikten sonra Çayeli’ den öteye
Artvin ve taa Sarp sınır kapısına kadar gidiyor. Karadeniz’in en doğusu sınırdan geçemedik
pasaportumuz olmadığından. Olsun sınırda bekleyen askerlerimizi gördük, sohbet ettik.
Bugünlük bu kadar deyip otelimiz döndük.
Otelimizde dinlendikten sonra sabahın ilk ışıklarıyla birlikte yola çıktık. Doğu Karadeniz’ i
bitirmiştik. Gerçi sadece vakitsizlikten rehberimizin götürdüğü yerleri anlatabildik.
İnanıyoruz ki mutlaka daha ne güzellikler vardır gidemediğimiz. İnşallah bir daha ki
sefere deyip yola koyulduk.
Karadeniz’in ve Türkiye’nin en uç noktası Sinop’a vardık. Mükemmel bir sahil karşıladı bizi
Türkiye’nin tek Fiyort’u olan Hamsaroz fiyort‘unu gördük. İnanılmaz adeta göl gibi ormanın
içine gizlenmiş denize bağı hiç yokmuş gibi. Müthiş bir yer. Gemi maketleri ve Karadeniz takası
yapım atölyesini gezdik. Hamsaroz’da oturduk dinlendik yol bizi bekliyordu.
Geceyi Ilgaz dağı milli park’ında geçirmeyi düşündük ve öyle de yaptık. Şehirde sıcaktan bunalmıştık.
Birden bire soğuktan kazaklarımıza sarıldık. Adeta dağ başıydı burası otelimizin adı gibi.
Kuş sesleriyle uyandık. Çivi gibi derler ya işte öyle hepimiz zımba gibiydik. Kış olmadığından
teleferik çalışmıyordu. Ama yağma yok tırmanmadan olur mu? Biz de tırmanabildiğimiz kadar tırmandık.
Geri dönerken yorulduğumuzu fark ettik. Dizlerimizin dermanı kesilmişti adeta.
Ilık bir duş alıp kahvaltı hazırlığı yaptık.
Sabah kahvaltıdan sonra otobüsümüze binerek şehitler kenti Kastamonu’ya doğru hareket ettik.
Şerife Bacı Anıtı’nı ve tarihi Kastamonu evlerini gezdik hayran, hayran. Tarihi evleri devlet
korumaya alıp restore ettirmiş. Umarız sadece Kastamonu ile sınırlı kalmaz tüm tarihimizi el
ele koruruz. İnşallah zihniyetimiz değişir fazla geç olmadan. Kibrit kutusu gibi sıralanmış
bu evlerin en güzel yanı ise birbirine ne kadar yakın olursa olsunlar bir birine gölge etmiyorlar.
Çarşıyı dolaşıp alış veriş yaptıktan sonra Yörük Köyü’ne yolumuz düştü. Karşılayanlar Yörük,
ayranları ve gözlemeleri Yörük. Bir güzel karnımızı doyurduk. Tarihi konakları ve çamaşırhaneyi
gezdik. Temiz hava ile ciğerlerimiz doldurduk. Ve
Safranı bol ama şimdilerde tek bir ninecik tarafından yılda 350 gr. Üretilen Safranbolu’ya Ulaştık.
Yağmur gelmek üzere gök yüzü biraz bulutluydu. Hayret ediyoruz yılda 250 günü yağış
alan Karadeniz bizim olduğumuz 10 günde hiç yağmura rastlamadık. Seviniyoruz tabi ki
güneş saatini görüp inceledik. Tarihi konakları, evleri gezip, birazda yemeniciler
çarşısını dolaştıktan sonra 250 yıllık Tarihi Paşaoğlu konaklarında gecemizi geçirmek
üzere odalarımıza çekildik. Küçücük odalarda eskiden yaşanmışları düşünerek garip bir
hazla, biraz da yorgunluktan deliksiz uykuya daldık.
Sabah kahvaltıdan sonra dantel gibi işlenen girintili Karadeniz kıyısında kıvrıla,
kıvrıla ilerleyerek Roma İmparatoru Tirebus tarafından yaptırılan Kuş Kayasın’nı
görmek için durduk işte bu gün yağmur yağıyordu. İlk defa yağmurla birlikte dimdik
merdiveni tırmandık. Kuş bakışı seyrettik bir tarafta kıyıları, bir tarafta dağları.
Yağmur şiddetini artırıyordu. Geri dönmeliydik. Yolcu yolunda gerekti.
15 dakikalık bir yolculuktan sonra Amasra’ya vardık. Yağmur yağıyordu ve insanlar
denize giriyordu. İnanılmaz güzel küçücük bir kıyı bizi büyüledi. Fatih Sultan Mehmet
Çeşm-i Cihan demiş gerçektende cihana değer hani. Çeşm-i -Cihan’da karnımızı doyurduk.
Aç kurtlar gibiydik her birimiz. Temiz hava ciğerlerimize bayram ettiriyordu.
Yağmurun altında liman gezintisi yaptıktan sonra yolcu yolunda gerekti ve yollar
bizi bekliyordu. Ve koyulduk yola. Hem hazların en büyüğü cebimizde hem de tatil
bitimini haber veren yolların hüznü, bu ikilemle çarpan yüreklerimiz hazırdı İstanbul’a
Unutmadan bu anlattığımız yerler, güzel insanlar sadece bu kadar değil.
Bölgede turumuzun götürdüğü yerler ve ancak 10 güne sığan bölümü.
Mutlaka çoğunu zamansızlıktan atladık.
Artık Marmara’ya yolculuğumuz başlamak üzereydi. Biraz üzgün, biraz özlemle
(evimizi, bekleyenleri çok özlemiştik) yola çıktık. Bartın, Devrek, Mengen,
Bolu üzerinden ve nihayet eşi benzeri olmayan İstanbul Boğaz’ı karşımızdaydı.
Bir dahaki seyahatimize kadar vedalaştık yol arkadaşlarımızla. Evimizdeydik artık.
Ertesi gün işlerimiz bizi bekliyordu. Biz de Göz, Gönül ve Ruh doygunluyla dopingli olarak
işimize başlayacaktık.
Kendimden utandım. Bir Karadeniz’li olarak Karadeniz’i tanımıyordum. Önce bölgemizi,
ülkemizi ve güzelliklerini tanıdıktan sonra Avrupa’ya açılsak daha iyi olmaz mı?
Bizim bu gördüklerimizi her yerde anlatıp reklam yapacağız. Bundan sonraki seyahatimiz
umarız en yakın zamanda gerçekleşir. Zeugma – Hasan keyf ve Tüm Doğu Anadolu olur.
Ürgüp, Göreme, Didim, Dalyan, Kuşadası, Marmaris, Efes, Antalya, Bodrum, Göcek daha bir
çok sayamadığımız yerler. Kısacası ülkemizin görülmeye değer bir cennettir her köşesi.
TÜRKİYE’M CENNET VATANIM
Meral Yağcıoğlu
26/07/2002 - 05/08/2002
|