CANIMIN CANISINA
İşyerini kapatma kararı almıştım. Herşey beni sıkar olmuş, hayatımdan dahi bıkmış,
rezil olmuşçasına kaçacak bir delik, bir sığınacak liman yada her neyse, öyle bir
yer aramaktaydım. Eski müşterimin yine arızası vardı. Tamir için gittiğimde bir
görülmemiş gördüm. Bir hissedilmemiş güzellik; gözlerimin bebeklerinde kendini arar
bir hal sezmiştim. Ceylan yavrusu gibi, hareketli, cıvı cıvıl kuşlar gibi, mavilerin
üzerinde süzülen martıların kanatlarında idi sanki. Beni gördüğünde benim de o an için
durumum hiç hoş değildi. Bir durgunluk havasında, hiç bir yaprağı sallanmayan çınar
ağacı misali bakakalmıştım. Tabir yoktu. Tarif edemezdim o anı. Bir başkalaşmış,
üşümüşüm gibi. Bürünmek istemiştim bütün güzelliğini, sonra iş yeri patronu ile
yaptığım temas ın sonunda paazartesi ben de o iş yerine baslayacak ve o harika
kızla geçirebileceğim daha çok vakit olacaktı. Önce malzemelerimi, sonra işyerimi,
herşeyi hayatımdaki herşeyi bir kenara bırakıp o ğünü bekledim. Mevsim mayısın ilk
günü idi. Yoksa sevmiş miydim? Bir anda aşk dedikleri miydi bu? Hiç bir şeyin farkında
değildim...
Zaten kendi haline bir dünyam vardı, küçücük, herkesce bilinen. Göl ortasında kalmış bir
toprak parçasının üzerinde duruyordu. Etrafında çilekler, bir kaç biber ve tarla bostanı
da... Benim dünyamdı bu sukunet dolu yaşam. Çayımı ateşte demler, sevgiye dudaklarımı
yaktırır, yüreğimi kendi halime ısıtmaya çalışırdım; Acaba davet etmeli miydim? Gelir
miydi hayatımı paylaşmaya? Yada onun da bir dünyası var mıydı? Derken bu düşüncelerimin
üzerinden 2, 3 hafta geçivermiş, farkına bile varamamıştım. Ve ilk kez saçlarını gördüm.
Dağılmıştı. Bütün omuzlarında menekşeler açmıştı sanki. Utandım, uzun uzun bakamadım.
Ve de "saçlarınız çok güzel, sizinle güzel" diyemedim, asıldığımı cıvıdığımı düşünür diye.
Sadece bekledim. Zaman lazımdı. belki zamanla bunu söyleyebilirdim ama tam 1.5 ay boyunca
birdaha açmadı omuzlarında menekşeler.
İş yerinde köhne bir buhar kazanı vardı. Sık sık tamir gerektirirdi. Yine arızalanmış,
onunla uğraşırken sizlere bahsettiğim sadelik de yanıma gelmişti. İlk günkü heyecanlar
vardı içimde. Kazan çalışmış çalışmamış, hayat meyat herşey boşlanmıştı. Çünkü menekşeler
açmıştı yine. Gözlerim kamaşmış, içim içime sığmazcasına söylemeye çalışıyordum.
İlk kelime ismi oldu, durakladım, evet kelimesi gelmemiş sadece bakmıştık bir birimize:
"Biliyor musun" dedim, "Neyi?" diye cevap verdi, ben de : "Saçların" dedim, "Saçların
çok güzel ! Seninle bir başka, sen saçlarınla daha bir başkasın. Anlatmaya mecalim yok.
Tuhafım şu an. Ama bu sadelik sadece dağıldığında göz kamaştırıyor" diye ekledim. Gözleri
görmüyordu hiç bir şeyi. Kelimelerinin manasını düşünmeden söylüyordu sanki. Ben
falezleri olmuştum onun. O da şellale gibi akıyordu üzerimden. Donmuştum, üşümüştüm.
"Acaba" diyordum, kendimce "o da beni, oda beni farketti mi, Anlatabildim mi?" diye
içim içimi kemirdi durdu. Artık menekşeler daha sık açıyordu mevsim sonbahara gelse de.
Herşey sanki yeniden filizleniyordu. Duramazdı artık sevgi,
Bir gün, hava parçalı bulutlu, dedim ki "Bir yağmur yağsa da ıslansam". Nedenini sordu:
"Ben her sonbaharın ilk yağmurunda ıslanmaya alışmışım. aradan bir yıl geçmiş. Özledim
toprak kokusunu, yeşillerin daha bir yeşil görünmesini, kanatlı karıncaların uçmasını,
ondan alışmışım ıslanmaya, ben kendimi onlardan sanıyorum" diye ekledim ve bekledim...
Yağmur ne zaman yağacak...
İkimizi de ıslatacakmıydık?????????????????????
.........................................................."Bitmez"
Burcufunda
|