
FİLİZ AKIN
Sinemanın günlük hayatta yeri olduğu
günlerdi o günler.
Sinemadan çıkış saati gecenin 12’sine yakın
olurdu ve bu saatte taksiden başka vasıta bulunmazdı. Romantik bir filmi
izledikten sonra eve kadar olan yaklaşık 3 km’lik yolu gecenin serinliğinde
denizin dalgalarının hışırtısını dinleyerek, yakamozları izleyerek yürümeyi
tercih ederdik. Yürürken konuşmamayı tercih ederdim, sorulara kaçamak cevaplar
vererek hayal dünyama dönerdim. Başkaları ne hayaller kurardı bilmiyorum ama
benim kafamdaki hayallerde ben yetişkin bir kişi olurdum ve bazen filmde gördüğüm
güzel hanımın sevgilisi olur, bazen da sevdiğim bir kızı onun yerine koyardım.
Kesin bir kural olmamakla birlikte duygusal filmler genellikle Türk Sinemasında
olurdu. Duygusal filmlerde görünüş güzelliği yanında ruh güzelliği de olduğu
hissedilen kişiler baş rolü çekerdi. Filiz Akın gibi...
Güzellik yanında tertemiz, kötülüklerden arınmış, sevgi dolu bir kişiliği
canlandırırdı o. Bizim düşüncelerimizde gerçek yaşamdaki Filiz Akın kişiliği de
filmlerde canlandırdığı tip olurdu. Filiz Akın’ı başka şekilde düşünmek asla
mümkün olmazdı. Zaten Film yapımcıları da onun böyle bir rolü becerebileceğini
düşünemediklerinden olmalı ki o asla bildiğimiz Filiz Akın rolünden başka bir
rolde izlenmemişti....
70’li yıllarda tek kanallı siyah beyaz TV
sinemaya darbe vurunca yaşam savaşı veren Türk Sineması TV’nin yapamayacağı türden
gösterilere daldı. O da seks filmleriydi.
Bizim filmlerde görmeye alıştığımız karakterlerinden ödün vermeyen birçok kişi
gibi Filiz Akın’da bu tür filmlerde yer almadı. Ayrıca yine o sıralar Türk
Sineması şarkıcı ve türkücülerin de baş rolleri üstlenerek eserlerini pazarladığı
alana dönüştü.
O sıralar bizim sevdiğimiz baş rol oyuncular bütçe sıkıntısı çekmeye başlayınca
sahnelere çıkmaya başladılar. Filiz Akın da bunlardan biriydi...
TV’de iki ayrı programda Fatma Girik ve Filiz akın’la yapılan söyleşilerde sahneye
çıkma nedenini sormuşlardı. Verdikleri yanıt anlamca aynı olmakla birlikte bu iki
karakter kendi karakterlerine uygun birer tarzda yanıtlamışlardı. Fatma Girik tam bir
sohbet havasının rahatlığı içinde sağ elin baş parmağını işaret ve orta parmağa
sürterek gösterilen para anlamındaki işaretle yanıt verirken, başka bir röportajda
Filiz Akın tam bir hanımefendi’nin ezikliği içinde şarkıcıların alanında bir
iddiasının olmayıp yalnızca maddi nedenlerle sahneye çıktığını söylemişti.
İşte bu Filiz Akın 79 yılı yaz aylarında da Yenikapı Gar Gazinosun’nda sahneye
çıkıyordu. Neşe Karaböcek, Sibel Egemen, Recep kaymak ve daha aklıma gelmeyen
diğerleriyle birlikte. Eşimle olan nişan törenimizi Gar Gazinosu’nda yapmaya karar
vermiştik. Birkaç masayı birleştirerek programları izlerken eşimin annesi,
müstakbel kayın validem bir ara yanımızdan kayboldu. Birazdan gözleri parlayarak
yanımıza geldi,
“Hadi kalkın! Filiz Akın sizleri bekliyor. Sizinle fotoğraf çektirecek!”
Şaşırdık dersem yalan olur, çünkü bizim tanıdığımız Filiz Akın’dan beklenen bir
davranıştı bu. Ama içimize beklemediğimiz bir mutluluk dalgası dolmuştu.
Çıktık Filiz Akın’ın yanına. Bizi güler bir
yüzle karşılayıp tebrik etti. Eşimin yanaklarından öperken benimle yalnızca
tokalaştı.
Belki şimdiki nesile garip gelecek ama arayı keserek o zamanki yetişkin fakat
farklı cinsiyette kişiler arasındaki karşılaşmalardaki tutumdan söz etmek isterim.
O zamanlar bir hanım efendi kendisinden 5-10 yaş küçük bir delikanlının
yanaklarından öpmezdi. O zamanların TV’sinde bir lise için düzenlenen programda Rana Alagöz'ü liseli öğrenciler çiçek yağmuruna tutmuşlardı. Çiçek veren kız öğrencilerin tek tek yanaklarından öpmüştü. Bir de erkek öğrenci aynı şekilde çiçek verince
aniden toparlanarak yalnızca tokalaşmıştı.
İşte öyle bir zamandaydı Filiz Akın’la olan karşılaşmamız....
Öyle bir zamanda, olmasaydı asla kınamazdık ama O bizim Filiz Ablamız’dı ve
kendisinden bekleneni yaptı. Nişanlımla arama girip her ikimizin de koluna girerek
fotoğrafçıya poz verdi Filiz ablamız.
* * *
70’li yıllarda TV’de Mardin-Münih Hattı isimli bir TV dizisi izlemiştik. O
zamanlar oldukça az sayıda Türk dizisi izleme fırsatımız olurdu TV’de ve tabi ki
oldukça büyük rating yapardı. Konusu Almanya’da geçen bu dizide Türk düşmanı
Helmut ismindeki kişiyi kimse sevmezdi. Ancak her zaman olduğu gibi o zamanlar da
dizi kahramanları konusunda bilinenler ağızdan ağıza dolaşırdı. Bu söylenti Helmut
isimli kişinin gerçek yaşamında Türk düşmanlığı ve ırk, din ayrımına karşı savaşım
veren çok değerli bir kişi olduğuydu. Bu da çok mantıklı bir yaklaşımdı. Çünkü
böyle bir dizide bu tür bir rolü üstlenerek olayın çirkinliğini ortaya koymak
ancak bu karakterdeki kişileri yadırgayan kişilerce üstlenilebilirdi.
İşte Türk Sinemasında gördüğümüz ve kötü adam rollerinin değişmez insanı fakat az
sayıda filmde de gözünü budaktan sakınmayan, mert bir baba tipini canlandıran
Erol Taş için de gerçek yaşamında az sayıda canlandırdığı rollerdeki tip olarak
düşünürdüm. Hatta bir defasında TV’deki bir röportajda yaptığı konuşmada bu kişiyi
çok sevmiştim. Bir gün iki oğlumu yanıma alarak Erol Taş’ın Cankurtaran’daki
kahvesine gitmiştik. Erol Taş oradaydı. “Merhaba!” diyerek selamlaştık. Ben onu
çok iyi tanıyordum ama sanki o da ilk defa görmesine rağmen beni tanıyormuş gibi
yakınlık gösterdi bize. Çocuklarımla birlikte bir fotoğrafını çekmek istediğimde
kendisinden beklediğim babacan tavrıyla iki çocuğumu birer dizine oturttuktan
sonra poz verdi.
Erol Taş çoğu filmlerinde canlandırdığının tam tersi bir karakterdi ama biri vardı
ki o zaten ne gerçek yaşamında ne de filmlerde asla kötü insan olmayı başaramazdı.
Bu kişi Hulusi Kentmen idi ve bu sert görünmeye çalışan yumuşak baba’nın ağır
hasta olduğunu duymuştuk. İçimizden onu ziyaret etmek geçmişti. Bir yerden telefon
numarasını elde ettik ve eşim telefon etti. Telefonu açan Hulusi Kentmen’di.
Kendisini ziyaret etme isteğimizi memnunlukla karşılamıştı. Gittik ziyaret ettik…
Hulusi kentmen gerçekten ağır hasta olduğu için bizimle fazla konuşamadı, uyudu
ama eşi ve bir komşusu sanki bizi 40 yıllık ahbabımız gibi karşıladı. Tekrar
görüşebilme umuduyla oradan ayrıldık ama ne Hulusi Kentmen’i ne de Erol Taş’ı bir
daha görme fırsatımız olmadı. Çektiğimiz resimler de anılarımızda kaldı…
Yıllar önce nişanımızda bulunan Filiz Akın’ı da tekrar görme fırsatımız olacak mı
acaba diye düşünürüz eşimle…
Kanser hakkında çok yazı okudum. Çok geniş bir konu. Ama okuduğum bir yazıda
aklımda kalan çok kısa bir özet var bu korkutucu hastalık için. Bu hastalığın TLM
harfleriyle özetlenen üç aşaması vardır.
T harfi Tümör aşamasını temsil eder. Bu çok erken bir aşama olup kanser henüz
tümör durumundadır. Kanserin bu aşamada bir operasyonla tedavi şansı %100’dür.
L harfi Lenf sistemine yayılma aşamasını temsil eder. Bu aşamada tedavi şansı
%50’ye düşer.
M harfi Metastas aşamasını temsil eder. Kanser uzak organlara yayılmıştırve artık tedavisi olanağı da çok azalmıştır.
Sabah Gazetesinde okuduğum yazı dizisine göre Filiz akın L aşamasındadır. Yani
%50. Bu demektir ki olasılıkların yarısı tedavi yönündedir. Filiz Akın için
olasılıkların iyi tarafını umuyor ve dua ediyorum. Ayrıca yukarda sözünü ettiğim bilimsel yazı üzerinden geçen yıllar içinde tıptaki gelişmeler kurtulma olasılığını arttırdığı da kesindir.
Umarım sağlıklı bir şekilde Türkiye’ye döner Filiz Akın. O iyi kalpli Hanımefendiyi eşimle birlikte ziyaret etmeyi, nişan anımızı ona anlatmayı ne kadar
istiyoruz. Ama önce iyileşmesini…
Bekliyoruz Filiz Akın….
Dualarımız seninle…
Kadir Tozlu
08/06/2004


|