
AYŞE ABLA
Hoca camide...
Öğretmen okulda...
Abla gönüllerde...
1967-68 öğrenim yılı... Dile kolay, tam 35 yıl geçmiş aradan. O yıllardaki
olaylar bir duman perdesinin arkasına saklanmaya çalışıyor. Ama nedendir bilinmez,
bazı isimler, tarihler zihinlerde kaybolmamak için inatla direniyor.
Giresun Lisesi'nde öğrenime başladığım yıllardı. Edebiyat öğretmenimiz Feride
Hanım ya bir yada iki derse gelebilmişti. Sonra eşi olan okul müdürüyle birlikte
tayinleri çıkmıştı. Liseye yeni geldiğim için kendileri hakkındaki bilgim de yalnızca
yaptığı veda konuşmasıyla sınırlıydı müdürümüzün. Söylediği birkaç söz belleğimde alçak
gönüllü bir insan izlenimi bıraktı; "Beni iyi bilen iyi bilsin, kötü bilen kötü bilsin...".
Yerine tayin olan lisenin emektar tarih öğretmeni Galip Tamtürk'ün konuşmasından
kalan birkaç satırın ise olayı izleyen herkesin belleğinde olduğunu sanıyorum;
"Mekdabımın içinde veya okulun dışında, öğretmenlerime saygı istiyorum."
Çok önemli bir ders olduğu hepimizin bilincinde olan edebiyat dersimiz boş geçmeye
başlamıştı. Ta ki, müdürümüz bir gün yanında genç bir hanımla derse girinceye kadar.
"Yeni edebiyat öğretmeniniz Ayşe Hanım" dedi müdür bey ve devam etti; "Gerçek
mesleği avukatlıktır. Benim değerli öğrencilerimdendir. Beni öğrencime karşı sakın
mahcup etmeyin." derken genç hanıma bir baba şefkatiyle bakıyordu. Ayşe Hanım ise
müdür beyin kısacık konuşması sırasında bir ara gülmüş, bir ara da heyecandan kızarmıştı.
Son derece ciddi bir hanım kızdı Müdür Bey çıktıktan sonra öğretmen masasına oturan
ve Feride Hanım'ın kaldığı yeri soran. Oysa bu ilk dersi belki de böyle ciddi yüzlü olduğu
tek dersti Ayşe Hocamız'ın. Bundan sonraki derslere hep güler yüzlü, sevecen bir ablamız
girecekti.
Dersteki başarı oranı ise beklenenin çok üstünde idi. Bu öğretmenin ilgisi,
öğrencilere gösterdiği yakınlığa bağlanabilirdi. Ama öğrencilerin bunu fırsat bilerek
şımarmasına da asla izin vermezdi. Aynı sınıfta olan kendi kardeşine karşı da evdeki
ablası gibi değil, sınıfın bir öğrencisi gibi davranırdı.
Dersinde en sıkıcı yan tabi ki o yıllarda birçok ders için geçerli olan yazdırma konusu
idi. Birçok ders gibi onun dersi de zaman zaman çala kalem yazma ile geçerdi.
Öğrencilerin yazmaktan sıkılıp söylenmeleri karşısında öğretmenimizin gururları okşayan
bir sözü bu havayı dağıtmaya yetmişti; "Yazmak istemeyen efendiler, hanımlar
yazmasın."
Bir yazılı sonrası ismini anımsayamadığım bir öğrenciyi tahtaya kaldırmıştı. Yazılıda
sorulan bir konunun satır satır anlatılmasını istedi. Öğrenci anlatamayınca da; "Şimdi kopya
çektiğini erkekçe söyle bakalım!" dedi. Öğrencinin yapabileceği bir şey yoktu. Kopya
çektiğini itiraf etti. Ancak durumu iyi olmayan öğrenciler için dönem sonlarında yazılı
veya sözlü yapılma durumu olunca o öğrenci de böyle bir talepte bulunmuştu. Öyle ya! O
yazılıdan sıfır almıştı. Ancak endişesinin yersiz olduğunu gördü. Ayşe Öğretmenimiz bu
arkadaşımın yazılısında kopya olayını -erkekçe itirafı nedeniyle- dikkate almamıştı.
Asla unutamadığım tarihlerden biridir 12 Nisan 1968 tarihi. O gün bir hüzün dalgası
esiyordu sınıfta. Okula kadrolu bir edebiyat öğretmeni tayin olduğu haberi gelmişti.
"Hocamız bizim için ağlıyor" diyordu bir arkadaşım. Gerçekten de sınıfa ağlamaktan
gözleri kızarmış olan Ayşe Öğretmenimiz girdi. O gün ders yapılmadı. Sesi güzel olan
arkadaşlarımız şarkı söylediler. Bir bayan arkadaşım (Nilgün Kalyoncu) "Ellerim böyle
boş mu kalacaktı" şarkısını söylerken şarkının son sözlerinde küçük bir değişiklik
yapmıştı.
"Üzülmeyin siz HOCAMIZ, gün olur kavuşuruz, Kader ayırsa bile, mahşerde buluşuruz..."
Bu sözler havayı daha bir hüzünlü hale soktu.
İsmini anımsayamadığım ama soy adı "Çıtır" olan bir erkek arkadaşım "Sen
deyilsin zalim olan" şarkısını söyledi. Şarkının "Bağrıma basıyorum yar diyerek
taşları" sözlerini söylerken sesini öyle bir yükseltti ki, tüm sınıf ve tabi ki
Ayşe Öğretmenimiz hıçkırıklara boğuldu.
Aynı gün son saatlere doğru yine edebiyat dersimiz vardı. Bu derste öğretmenimizle
birlikte sahil turuna çıktık. O zamanların yine popüler şarkılarınıdan biri olan
"Kalbe dolan o ilk bakış" şarkısında geçen "sahil boyu boş yamaçlar"ı
izleyerek yürüdük. Kimsened çıt çıkmıyordu. Herkes başını önüne eymiş yürüyordu. Ama
emin olduğum bir şey vardı ki, bir çok arkadaşım, benim gibi içinden o şarkıyı (Kalbe
dolan o ilk bakış) mırıldanıyordu sahil boyundaki o boş yamaçların yanında yürürken.
Önce 28 Nisan, sonra da 26 Mayıs tarihlerinde olmak üzere iki gezi düzenlendi Aksu Dere
yatağındaki bir düzlüğe. Her iki geziye de bizleri Ayşe Öğretmenimiz'in babası 28AC694
plakalı kamyonu ile götürdü ve getirdi. Her iki gezinin amacı Ayşe Öğretmenimiz'le hasret
gidermekti. Futbol ve bunun dışında günümüzde unutulmaya yüz tutan yakan topu, ateşim ateş
v.s. gibi oyunlar oynandı. Ama bu her iki gezide Ayşe Öğretmenimiz'in ünvanı artık
değişmişti. "Hocam" değil "Ayşe Abla" idi o artık.
Ayşe Ablamız'la bağlantıyı asla koparmadık. Bayramlarda birkaç arkadaşımla birlikte
evinde ziyaret ettik. Ta ki 1970 yılında Üniversite öğrenimi için İstanbul'a taşınıncaya
kadar. İstanbul'a ilk geldiğimde de birkaç kez mektuplaştık. Mektuplarımın birinde Ayşe
Abla'ya Aksu'ya yapılan iki gezinin de tarihlerini ve her iki geziye kimlerin gelip
kimlerin gelmediğini tek tek anımsadığımı yazmıştım. Gelen yanıtta bunların zamanla
unutulacağını yazmıştı. Kısmen haklı çıkmıştı. Belki gezilere gelenleri tam olarak
değilse bile kısmen anımsıyorum. Ama tarihleri unutmamışım.
Ayşe Ablam'ı da asla unutmadım. Aradan 30 yıldan fazla zaman geçtikten sonra Türk
Telekom'un Internet Sitesinden önce Ayşe Ablam'ın kardeşi ve sınıf arkadaşım olan
Refik'in telefon numarasını buldum ve Ayşe Ablam'la bu şekilde telefonla da olsa
görüşme olanağı buldum. Artık bayramlarda telefon ederek hatırını sorabiliyorum.
Kendisini ziyaret etmeyi de çok istiyorum. Fırsat bulursam, Allah nasip ederse o değerli
öğretmenim ve ablamı ziyaret ederek elini öpeceğim.
Seni seviyoruz Ayşe Ablamız...
Seni asla unutmadık...
Çünkü sen unutulacak bir kişi değilsin...
Kadir Tozlu
02/07/2003


|